>

Skip to: Site menu | Main content

HÜLYA SOYŞEKERCİ

  hsoysekerci@gmail.com

 

ÖZGEÇMİŞ

       1957’de Aydın’da doğdu. İzmit- Darıca ve İstanbul’da büyüdü.1975’te Üsküdar Kız Lisesi’ni bitirdikten sonra Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Programcılığında okudu. 1982’de Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu.

       İlk yazısı 1983’te Yazko Edebiyat dergisinde yayımlandı. O zamandan beri gazete ve dergilerde deneme, kitap tanıtımı, inceleme, eleştiri, günce ve öykü türlerinde yazılar yazmayı sürdürüyor.

       Mart 2008’de, Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar (Kanguru Yayınları) başlıklı okuma günlüğü türünde bir kitabı yayımlandı.  Savur Saçlarını Ege (Afrodisyas Yayınları) adlı ortak kitapta bir öyküsüyle yer aldı. Şubat 2009’da İzmirli Öyküler (Şenocak Yayınları) adlı kitabı Ferda İzbudak Akıncı ile birlikte hazırladı. Kadın Öykülerinde İzmir (Sel Yayınları 2009) ve Kadından Sakıncalı (Şenocak Yayınları 2009) adlı seçkilere birer öyküsüyle katıldı. 12 Eylül Sabahı (Heyamola Yayınları) adlı 12 Eylül anıları seçkisinde bir anısı ile yer aldı. (2010) Okuma Yolculukları (Pupa Yayınları) adlı edebiyat eleştirisi kitabı Nisan 2010’da yayımlandı. 2011’de yayımlanan Kızlar ve Babaları (Paradigma Yayıncılık) adlı kitaba bir anı yazısıyla katıldı. Mart 2011’de yayımlanan Bornova’dan Gün Rengi Sayfalar adını taşıyan yerel tarih-anı türündeki kitabı, Heyamola Yayınları’nın İzmir’im kitap dizisi kapsamında yer aldı.

       Haziran 2012’de Mavi Harfler Atölyesi adlı bir edebiyat incelemesi kitabı Komşu Yayınları’nın Sıcak Nal dizisi kapsamında yayımlandı.
Üçrenk Seçki adlı metinler kitabını Eylül 2012’de hazırladı. (Notabene Yayınları) Üçrenk Seçki’de yazarların hiçbirinin gerçek ismi yer almadı; her yazar adını bir renge verdi. Kitapta sadece metinler ön planda yer aldı. “İsimsizce, edebiyata bir söz bırakmak için” alt başlığıyla çıkan kitap, ülkemizde bir ilk’i oluşturdu.

       Ayşegül Çelik tarafından hazırlanan Alis Harikalar Diyarından Tüymüş Bulunuyor -Gülümseyen Kadın Öyküleri- adlı seçkiye bir mizah öyküsüyle katıldı. (Notabene Yayınları, 2013)

       2016 Kasım’ında Hayaller ve Harfler adlı yeni eleştirel denemeler kitabı yine Komşu Yayınları tarafından yayımlandı
Halen basılı gazete ve dergilerin yanı sıra Edebiyat Haber ve  K24 internetsitelerinde edebiyat ve kitaplar hakkında yazmaya devam ediyor. Ayrıca Hayaller ve Harfler adlı kişisel blogunda sanat ve edebiyat yazıları yazıyor.

                                  

YAZININDAN ÖRNEKLER

SALÂH BİRSEL’İN TİRYAKİLİK YARATAN DENEMELERİ 
 “PAF ve PUF”*

       “Bugün 14 Kasım 1979 Perşembe.
       Salâh Birsel 60 yaşının palamar ve demirini tam bugün koparmıştır. Sancaklarını çekip şenlik edecek takati pek foslamıştır ama size son bir reçete çıkaracaktır:
-En büyük yorum, olayın kendisidir.” (“Paf ve Puf” s: 137’den)

 

       Paf ve Puf adlı kitabı içindeki Yorum Yok başlıklı denemesinde, kasvetli bir Kasım gününü,  parlak ve renkli üslubuyla şenlendirerek okurlarına seslenen Salâh Birsel, 1970’lerden; gençlik yıllarımdan bu yana en sevdiğim deneme ve günce yazarlarından biri. O yıllardaki okumalarımda, Salâh Bey Tarihi üzerinden İstanbul’un geçmiş zaman derinliklerine uzanmak; yaşadığım kente Salâh Birsel’in gözlüğünden bakmak harika gelirdi bana. Genç bir okur ve edebiyat meraklısı olarak, onun o inanılmaz keyifli üslubuna kapıldığım anlarda, daha önce duymadığım sözcüklerin yazı dilinde kazandığı canlı renklerin, beni çevreleyen dünyayı bütünüyle doldurduğunu hissederdim. Elbette, Salah Birsel’in aynı zamanda edebiyatımızda yergi ağırlıklı ironik şiirlerin ustası olduğunu da unutmaz, şiirlerine ilgimi esirgemezdim.

Salâh Birsel bence eleştirel aklın, sorgulayıcı bakış açısının, yoğun düşüncenin ve kültürel derinliğin en önemli edebi adreslerinden biri… Onun kendine özgü sıra dışı üslubunun oluşturduğu düşünsel dünyaya girdiğiniz anda, daldan dala, konudan konuya gayet doğal geçişlerle ilerleyen harika bir deneme güzelliğiyle karşılaşırsınız. Hoşsohbet bir anlatıcının dilindeki söz büyüsüyle kendinizden geçer; yazarın argo sözcükleri yazınsallığa dönüştürme gücünden etkilenirsiniz.

Salâh Birsel’in 1001 Gece DenemeleriSalah Bey Tarihi ile yan yana okunması gereken klasikleşmiş eserlerdendir. Onun her denemesi, tam anlamıyla bir kültür hazinesi niteliği taşır.  Salah Birsel denemeleri çoğu zaman güler yüzlüdür, ironiye ve yergiye çokça yer verilse de, asıl olarak insanın yüreğini içten içe ısıtan bir “humour” vardır bu denemelerde.

Salah Birsel’in Paf ve Puf adıyla ilk kez 1981’de yayımlanan ve 1001 Gece Denemeleri kapsamında yer alan kitabı da ilgiyle ve keyifle okunan sekiz deneme yazısından oluşuyor. Bu kitabında öncelikle yazarın sohbetle deneme arasında bir sarkaç gibi salınan üslubundan etkileneceğinizi şimdiden belirtelim. Yazar, okuduğu kitaplardan süzdüğü bilgileri, eğlenceli, keyifli bir anlatımla dile getiriyor. Salâh Birsel’in denemelerini okurken, farkında olmadan pek çok bilgi ve hayat tecrübesini de dağarcığımıza katmış oluyoruz. Eğer deneme türü bir eğitim yöntemi olarak kullanılsaydı, bu konuda ülkemizdeki en başarılı, ilginç ve etkili kullanımın belki de Salâh Birsel’de olduğu sonucuna ulaşırdık. Onun denemelerinde bilgi ve iletilerin metnin dokusuna sindirilmesindeki yaratıcı boyut, insana şapka çıkartacak türdendir.

       Paf ve Puf’taki denemelerden de yine pek çok şey öğrendiğimizi fark ediyoruz; ansiklopedi karıştırıp kuru bilgiler edinseydik, bize hiçbir zaman böylesi bir okuma keyfi veremeyeceğini derinden duyumsuyoruz. Bütün bu denemeleri okurken yazarın çok fazla sayıda kitap okumuş olduğunu keşfediyor ve onun sunduğu süzülmüş bilgilerin insanda zihin açıcı etki yarattığını görüyoruz.

       Paf ve Puf; deneme türünün Salâh Birsel’in yaratıcı ellerinde aynı anda hem bilgi aracına, hem de sanatsal bir ürüne dönüştüğünü bir kez daha kanıtlayan bir kitap. Bilgiler, denemelerde özgür bir akıl ve derin bir yorumla kaynaşıyor. Metinlerdeki fikir örgüsünün yanı sıra karşılaştırma, kanıtlama ve çıkarsamalar,  bilinç taşıyıcı ve ufuk açıcı nitelikte. Salâh Birsel, bu kitabında, öteki eserlerindeki gibi, konuşma dilini ustalıkla yazı diline dönüştürüyor ve asla sıradanlığa düşmüyor.

       Paf ve Puf “Ve Huuuurrya İşkencelere” başlıklı bir denemeyle başlıyor. Bu metinde yüzyıllar boyunca insanın insana zulmü, katliam ve soykırımlar, işkence ve her türlü kasıtlı /planlı cinayetler, edebiyat ve tarih penceresinden, dikkatli bir bakışla dile getiriliyor. Yazarın, bütün o korkunç ve kötülük dolu olayları anlatırken sadece “insan” ve “insanlık” tarafında yer aldığı görülüyor. Salâh Birsel kitaplar ve hayat arasında mekik dokuyarak insanın öldürmekten, işkence etmekten ve acı çektirmekten zevk alan sadist boyutunu örnekler üzerinden gösteriyor bizlere. Tanpınar’ın Acıbadem’deki Köşk’ünün sayfalarında Sani Bey’in işkence aletlerini ürpertiyle incelerken, usta bir geçişle Kafka’nın Ceza Sömürgesi içinde soluk almaya başlıyoruz. İnsan aklının, çeşitli zulüm makineleri tasarlamak için kullanılması karşısında hayretlerimizi gizleyemiyoruz bir yandan. Salâh Birsel edebiyatın kurmaca dünyasından, tarihin sert ve acımasız gerçeklerine dümen kırarken okurunu hiç şaşırtmayan ustalıklı söz manevralarıyla daldan dala atlıyor, okurun ilgisini de peşinden sürüklüyor. Kızılderililerden, Nazilere, Karın Deşen Jack’tan Korkunç İvan’a, Kazıklı Voyvoda’dan Kral Neron’a… tarihin tanık olduğu birçok ismin gerçekleştirdiği katliam, soykırım, cinayet, kötülük ve işkenceleri dile getiriyor. Özellikle Naziler ve Hitler dönemini yoğun biçimde anlatan ve örneklerle genişleten yazar, insanlık tarihine damgasını vuran bu olgunun “işkencebilim” adlı bir kavramda toplandığını savlıyor; kimilerinin, zulmü bir bilim halinde dönüştürdüğünü, zekâsını kötülüğe kullandığını açık ve net gerçekler halinde ifade ediyor. Bir “öteki” ve “düşman” yaratarak, o düşman üzerinden kendini var edenlerin, bu şekilde şiddet ve kötülüklere kılıf uyduranların, gerçek yüzlerini gösterip, onları insanlığın yargısına havale ediyor. Yazar, iyice “rafine” ve “bilimsel” işkencelerin en aşağı noktasında dibe vuranların insanlık dışı uygulamalarını anlatırken, ironik bir üslubu yeğliyor; doğrudan anlatmak yerine kara mizaha sığınarak dile getiriyor kan donduran tarih olaylarını. Salâh Birsel’in üslubu, yaşanan olayların sertliğini yumuşatıyor; yazar, korkunç sahneleri, ironi ve kara mizahın içinden geçirerek aktarıyor. Böylece, okura bir tiyatro oyununu izlercesine belli bir mesafeden bakma olanağı sağlıyor.

       Türkiye Nasıl Kalkınır? adlı denemede Salâh Birsel, 19. yüzyıl sonu yazarlarından romancı Ahmet Mithat Efendi ile gazeteci Ahmet İhsan üzerinden, toplumumuzun Avrupalılaşma çabasını dile getiriyor. Dönemin Avrupa kentlerini gezen, kültürel ortamlarında adım adım dolaşan bu yazarların gezi izlenimlerini anlattıkları kitapları dikkatle inceleyen Salâh Birsel, o tatlı, keyifli, akıcı diliyle, kendi okuma yolculuğunu paylaşıyor. Ahmet Mithat’ın Avrupa’da Bir Cevelan’ı ile Ahmet İhsan’ın Avrupa’da Ne Gördüm? adlı kitaplarının sayfalarında karşılaştığı ilginç olaylara ve ayrıntılara yer veriyor; bazı bölümlerden seçtiği ilgi çekici alıntıları deneme metnine katıyor. Ahmet Mithat Efendi’nin Eyfel Kulesi’nin asansörünü çok hoş bir üslupla anlattığı paragrafı okurken, Salâh Birsel’in yazınsal seçimine hayran kalıyoruz. Salâh Birsel bu yazarlar ve kitaplarının yanı sıra, o dönemde Avrupa kentlerinde, Paris’te, Cenevre’de, Viyana’da yaşayan Osmanlı aydınlarına dikkatimizi çekiyor; onların hayatlarından ilginç kesitler aktarıyor. Özellikle Cenevre’nin Jön Türkler’in merkezi durumunda oluşuna yer verirken, bu aydınların toplumla ilgili yenilikçi fikirlerini dile getiriyor.

Bir edebiyat tarihi kitabının sayfalarında çoğu zaman sıkıcı ve tatsız bilgiler halinde duran bu bilgileri Salâh Birsel ilginç ve renkli bir tarzda sunuyor; o dönemin fikir akımlarına geniş yer veriyor. Özellikle Prens Sabahattin’in bireye önem veren, cesaret ve girişimciliği savunan, özgürlükçü ve bilimsel düşüncelerinin altını çiziyor.   “Doğrusunu söylemek gerekirse; Türkiye’nin nasıl kalkınacağı üzerine laf kesenler ibadullahtır. Belki bunlar arasında Prens Sabahattin’e ayrı bir yer ayırmak doğru olur. Çünkü o, konuya bilimsel açıdan yaklaşmıştır. Sabahattin Bey, bilimsel çözümleme ve toplumsal yasalara dayanmayan genel kuramlarla bir memleketin düzelmesine olanak bulunmadığını açıkça söylemiştir.” (s.49)diyor. Bu denemesinde Salâh Birsel’in Türkiye’nin kalkınması hakkında kendine özgü eleştirel düşüncelerine de yer verdiği görülüyor: “Burada yine dikkat isterim. Türkler de Tanzimat’tan bu yana özgürlükçü ve çağdaş bir toplum olmak, yani Batılılaşmak için ne yapmak gerekeceğini kestirememişlerdir. Kestirenlerin çoğu da ya başka uluslara öykünmekten kurtulamamışlar ya da memleketteki bağnazları ürkütmemek için-Türkiye’de birilerini ürkütmemek eğilimi pek yaygındır- Batılılaşmayı İslam’ın temeline oturtmaya çalışmışlardır.” (s. 48)

Salâh Birsel’in çağdaş bir aydın olarak Ali Süavi’ye yer verdiği sayfalar, toplumsal devrimci ve yenilikçi fikirlerle dolu olmasıyla dikkati çekiyor. Ayrıca, Namık Kemal’den başlayarak Ziya Gökalp’e kadar o dönemin aydınlarının düşünceleri sayfalarda ilginç detaylarla yer alıyor.  Diyebiliriz ki, daha ilerideki dönemlerde yeni Türkiye’yi şekillendirecek olan çağdaş ve yenilikçi düşüncelerin kaynakları, 19. yüzyılda Osmanlı’daki fikir akımları üzerinden dile getiriliyor bu denemede.

       Paf ve Puf’un en ilginç denemelerinden biri de Fantoma Geliyor adını taşıyor. Bu metinde Salâh Birsel ile birlikte, polis romanları dünyasına dalıyoruz. Polis romanlarını seven yazarlardan başlıyoruz; mesela André Gide, Guilomme Apollaniere ve François Mauriac gibi yazarların polis romanına merakları, bu kitapları yutarcasına okumaları dikkatimizi çekiyor. Bu yazarların en sevdiği polis romanı yazarlarına ve en çok hoşlandığı polisiye roman kahramanları konusuna da girince Salâh Bey’in ışıltılı ve renkli üslubuyla kanatlanan cümlelerin peşine takılıyor, keyif ve ilgiyle okumaya devam ediyoruz. Polis romanlarının püf noktalarını iyice öğrendikten sonra polisiye kurgu ustaları Edgar Allan Poe’dan Arthur Conan Doyle’a, Agatha Christie’den George Simenon’a pek çok yazarı yakından tanıyor; bu yazarların romanlarında yarattıkları müfettiş ya da hafiye tiplerinin özelliklerine geçiyoruz.

Bu kahramanların (mesela Agatha Christie’nin kahramanı Hercule Poirot ile Sir Arthur Canon Doyle’un hafiyesi Sherlock Holmes’un)  karşılaştırmalarının yapıldığı sayfalarda, polisiye edebiyatın temel kavramlarını, başlıca kurgu ipuçlarını, polisiye kurgunun zekâ, mantık ve sezgi isteyen boyutlarını, kahraman yaratmanın püf noktalarını derin bir bakış açısı ve engin bir okuma kültürü üzerinden kavramış oluyoruz.. Bu denemede bence en çok ilgi uyandıran noktalardan biri de polisiyenin edebiyat dışı olduğu şeklindeki yanlış algıya Salâh Birsel’in itibar etmemesi; tam tersine, bu konudaki önyargıları yıkan bir tutum içinde yazması…

 

       Padişah Olma Sanatı’nda yine tarihin derinliklerine dalıyor, bu kez de renkli, deli dolu şair tiplerini tanıyoruz. Namık Kemal ile Ziya Paşa arasında Harabat adlı Divan edebiyatı antolojisi dolayısıyla oluşan anlaşmazlığın arka planında, Şair Nevres’in şiirlerinin antolojiye alınmasının olduğunu öğreniyoruz. Günümüzde şairler arasında geçen edebiyat tartışmalarına benzeyen bu olayı Salâh Birsel’in kaleminden okumak, farklı bir yorum penceresi açıyor zihinlerde. Salâh Birsel, sadece olayı aktarmakla yetinmeyip kendi düşüncelerini dile getiriyor: “Görüyorsunuz, edebiyat alanında değerlendirme söz konusu oldu mu, duygusallıktan kurtulmaya pek olanak yoktur. Ondan yakınanlar, kendilerinin de duygusallığı kapı dışarı etmek zorunda olduğunu düşünmezler. Bir iki tanesini hesaba katmayacak olursak, Cumhuriyet’ten bu yana düzenlenmiş edebiyat tarihlerinin, güldestelerin kahve köşelerinden apartılmış yargılar, dostluklara kucak açan yer domatesi düşüncelerle dolu olduğunu söyleyebiliriz.”  (s.88) Bu denemede, padişah II. Abdülhamit’in aydınlara yönelik baskı, sansür ve sürgün uygulamalarına yer veren Salâh Birsel, Napoleon’un bir sözünü yorumsal bir tarzda değiştirerek; “Krallar erkleri, erk koltuklarını severler. Ama bir sanatçı gibi severler. Bir musikici kemanını nasıl severse onlar da onu öyle severler. Ondan sesler, uyumlar çıkarmak isterler.” şeklinde ifade ediyor ve böylece okurda derin düşünceler uyandırıyor.

       Eldorado adlı denemesinde insanın kendi türüne uyguladığı kıyım, katliam vahşet ve şiddetin korkunç boyutlarını yine gözler önüne seriyor yazar. Aztekler ve Mayalar’ın barbarlığa uzanan kendi kapalı dünyalarını anlatıyor; Amerika’nın keşfi sonrasında “beyaz adamın” inanılmaz vahşetini de ayrıntılarıyla gözler önüne seriyor. Salâh Birsel, Yüzbaşı Jack adlı bir katliamcı altın arayıcısının sözünü aktararak, müthiş ironik bir yaklaşımın altını çiziyor ve insanın insana zulmü konusunda bizi bir kez daha düşündürüyor: 
“ – İnsanoğlu, yüreğinin isteğini yerine getirmek için de öldürür.
Hay ağzını öpeyim, bütün öldürücüler, bütün hacamatçılar, bütün kana susamışlar, bütün zorbalar da bunu yapmıştır. Ama dikkat edin. Yüzbaşı Jack bize şunu da fıslayacaktır: -Gönlünden geçeni öldürmek, sevginin ta kendisidir.” (s.108)

Kitabın en ilginç denemelerinden biri İlginç Bir Salyangoz adında olanı.Burada, Salâh Birsel, en sevdiği uğraşı olan ve denemelerinin atar damarında dolaşan “okumak” eylemi üzerine kalem oynatıyor: “Yaşamın boyunca binlerce kitap devirmedinse hiçbir şey okumamış sayılırsın. Aralık aralık, yasak savmak, bir toplulukta utançlı duruma düşmemek ya da geceleri uykuyu egavlamak için fıştıklanan kitaplar, okuma sınırı içine girmez.” (s.109) diyerek okumanın bir yaşam biçimi olmadıkça gerçek okuma olamayacağını ifade ediyor. Yazar günlüklerinden hareket eden Salâh Birsel, onların okuma serüvenlerine, kitaplar hakkındaki düşüncelerine ortak ediyor bizleri. Özellikle Virginia Woolf’tan, Anais Nin’den, Henry Miller’dan… örnekler veriyor; bu yazarların tutkulu olduğu yazarları ve kitapları öğrenerek, onların okuma yaşantılarını yakından görmemizi sağlıyor. Çeşitli okuma biçimlerini, özellikle eleştirmen okumasının derkenarlı inceliklerini de dile getiriyor Salâh Birsel. Yazarlar, yapıtlar, başyapıtlar, kahramanlar arasında yine keyifli ve bilgi dolu bir yolculuğa çıkıyoruz Salah Birsel’in satırlarında.

Bütün büyük yazarların çok erken yaşlardan itibaren okuma tutkusuna kapıldıklarını ve her fırsatta okumaya önem verdiklerini örnekler üzerinden dillendiriyor yazarımız. Okuma tutkunu yazarlardan biri olan Jack London’ın,  Moby Dick’i okuma sürecini şöyle anlatıyor: “London, 17 yaşında, Sophie Sutherland gemisiyle üç aylığına, kuzey denizlerine fok avcılığına çıktığında Moby Dick de yanındadır. Gece vardiyası sona erince, öteki gemiciler fosur fosur uyumaya koşarken o, elindeki kitabı pruva direğine dayar, bir elinde mum, öteki eliyle sayfaları çevirir. Gün açılıncaya değin Moby Dick’i okur. Kimi zaman bunun yerine Jacobs’un deniz öyküleri, Flaubert’in Madam Bovary’si, Tolstoy’un da Anna Karenina’sı alır.” (s.113)Genç kitap kurdu ve geleceğin yazarı Jack London’ın kitap okuması, bir film sahnesi gibi gözümüzün önünde canlanıverir böylece.

Bizdeki kitap kurdu yazarlardan da bahseden Birsel, “Başımızı eğik düşürmemek için size üç maratoncu daha tanıtacağız. Dünya böylelerini ne duymuş ne de görmüştür. Bilge Karasu, Enis Batur ve Selim İleri’den söz ediyoruz. Üçü de mangalda kül bırakmazlar.” (s.114) dedikten sonra ayrıca Füruzan’ı anıyor. “Yeniden okuma”nın da önemini vurguluyor Salâh Birsel: “Gerçek okumak, okumak değil, yeniden okumaktır. Emile Faguet’ye kulak verecek olursak, yeniden okumanın yeniden yaşamak demek olduğunu anlarız. Faguet ayrıntılardan tat almak, biçemin güzelliğine varmak için de yeniden okumak gerektiğine inanır.” (s.117)  Yeniden okuma konusunda kimsenin Alain’le boy ölçüşemeyeceğini belirten Salâh Birsel; Alain’in, Balzac’ın çoğu kitabını 100 kez okuduğunu; kitaplığının da sadece 30 kitaptan oluştuğunu dile getiriyor. Kültür taşıyıcısı kitapların ülkemizde değerinin pek bilinmediğini yine o renkli üslubuyla ifade ediyor: “Bütün bunlardan şu anlaşılmaktadır ki, kültür denilen o zıpzıp süvari, Fransa’nın, dolayısıyla da bütün Batı’nın dip bucağında yuvalanır. Türkiye’deki 150 yıllık ilerleme çırpınmaları ise kafalarda kültür ya da ekin rüzgârları estirmeye, düşünceyi başköşeye oturtmaya, insanın içindeki sevgi tellerini tımbırdatmaya yeterince hava basamamıştır. Denilebilir ki, Cumhuriyet çağındaki kitap okuma oranı, Meşrutiyet’ten baskın değildir.” (s.121)

       Yorum Yok adlı denemesinde kedi tutkunu bir Fransız yazarın (Paul Léautaud)  dünyasını, onun yazdığı günceler üzerinden anlatıyor Salâh Birsel; bu yazarın evinin her yerinde kedilerin cirit attığını, en sevdiklerinin yazarın yastığının üstünde onunla birlikte uyuduklarını, bahçesinde ölen kedilerinin gömülü olduğunu yine o çekici ve karşı konulmaz üslubuyla dile getiriyor. Léautaud’un tiyatro eleştirilerini topladığı kitabını köpeklerine ve özellikle kedilerine adadığını belirten yazarımız şöyle devam ediyor: “Çünkü yazılarının, özellikle de günlüğünün ellerini, ayaklarını onların eşliğinde havalandırmış, aferinlerin dolunayına onların hırhır ve mırmırlarıyla merdiven dayamıştır. Léautaud yoksullar, ezilenler, horlananlar karşısında yürekceğizinin zarpadak yarıldığını duyar ama, genel olarak insanları, ne olur ne olmaz diye, kendi ilgi alanı dışında tutar.” (s.122) Bu denemesinde de okura “ey okur” nidasıyla seslenen Salâh Birsel, Paul Léautaud’dan “monbeyimiz” diye söz ediyor. Kendi gerçeklerine dört elle sarılan bu yazarın evde sürekli oturan, hareketsiz biri olduğundan, daha çok kafasını ve ellerini kullandığından bahsediyor ve bu sıra dışı edebiyatçı hakkında şunları yazıyor: “Kendi gerçeklerine dört elle sarılır, önyargıları, toplumun yalan ve dolanlarını da-en büyük erdem budur-umursamaz. Yığınların hoşuna gitmek için yazı yazmaya hiç dümen kırmamıştır.” (s. 131) Onun, yazdıklarına yorum katmadan olduğu gibi anlatan bir günlükçü olduğunu da belirtiyor Salah Birsel.

       Son deneme, kitaba adını veren Paf ve Puf başlığını taşıyor. Önce sanat tarihine uzanarak ressam Bruegel’in Renoir’ın, Pissaro’nun, Monet’nin ve daha birçok ressamın tablolarında ressamın durduğu yer ve görme biçimlerini analiz ediyoruz Salâh Birsel ile birlikte.  Bu ressamların bir pencereden bakarak bazı eserlerini oluşturduklarını, sanatçının durup baktığı pencerenin tabloda taşıdığı önemi örnekliyor Salâh Birsel. Sonrasında tarih boyunca hayatlarının bir kısmını hapiste geçirmek zorunda kalan yazarların, aydınların ve şairlerin dünyasında, kanatları özgürlüğe açılan pencereler üzerinde duruyor.  “Paf ve puf” her türlü baskı ve şiddet karşısında sığınılan dumanlı bir şeylerdir: “Yazımızın bu noktasına geldiğimize göre paf ve puftan da açmamız gerekiyor. Çünkü, faşoculuğun at oynattığı yerlerde yapılacak tek şey, fosur fosur paf ve puf tüttürmektir.”(s.147) dedikten sonra kendisinin “paf ve puf tüttüren” bir resmini yazısının yanına ekleyerek neşeli ve hoş bir üslupla bu resmini yorumluyor.

       Gerçek bir “kelime hokkabazı” olan yazar, bu kitabında da dilimize yepyeni sözcükler kazandırıyor; sıradan görünen kimi sözcüklere inanılmaz bir parıltı ve renk katıyor. Ara sıra “Ey okur” gibi ifadelerle okuruna seslenen,  ilginç ünlemlerle metninde varlığını duyumsatan Salâh Birsel’in bütün denemeleri, gerçek bir okuma şöleni sunuyor; sohbet eder gibi, içten, şakacı, ironik tarzı okuyanda tiryakilik yaratıyor. Paf ve Puf’u okuyup da Salâh Birsel denemeleriyle ilk kez karşılaşanlar, eminim ki bu kitabından sonra onun eserlerine büyük bir ilgi ve merakla yönelecekler…

       HÜLYA SOYŞEKERCİ

       *Salâh Birsel, “Paf ve Puf,” Sel Yayıncılık, Ekim 2013

 

 

       ÂŞIKHAVA SİNEMASI
       "Âşıkhava Sineması, Halim Yazıcı, Yom Yayınları, Ocak 2005.

       Halim Yazıcı'nın Âşıkhava Sineması(*) adlı kitabını okudukça, içinde sardunyalar açan şiirlerle karşılaşıyor okur. Ölü karanfillerin, ölü çocuk tenlerine dokunduğu, derin bir hüznün bir Akdeniz ezgisi gibi savrulduğu dizeler... Film karelerine sığmayan yaşamın şiirlere yansıması, sonra bu yansımaların gözlerden yaşama yansıması yeniden... Âşıkhava Sineması... Bu şiir kitabı, her şeyden önce bir atmosfer sunarak dokunuyor okurun yaşamına. İncecik, naif, süzülmüş, damıtılmış, içe döndükçe derinleşen bir şiiri çoğaltıyor Halim Yazıcı. Mitosların esintileri cazın ezgilerine karışıyor. İmgeler öyle yoğun ve kırılgan ki içteki hüzünler gitgide çoğalıyor sezginin sonsuz evreninde.

       Kitabın iki bölümü var; "âşıkhava sineması" ve "aşk cazdır". İlk bölümde sinemadan ve görsellikten gelen imgeler öne çıkarken, diğer bölümde müziğin, ezginin, notanın ağırlığı duyumsanıyor.

       Âşıkhava Sineması'nda "açıkhava" sözcüğünün değiştirilmesi yeni anlamlar ve imgeleri derinleştiriyor. Çocukluğa, siyah-beyaz filmlere, eski filmlerdeki aşklara gidiyoruz çağrışımların ardına düşerek. Yıldızların altında seyredilen hüzünlü  filmler...  Filmlerden, naifliğin güzelliği yansıyor şiire.

       Halim Yazıcı'nın Akdenizli dizelerinde Akdeniz'in tuzu, dalgaları, köpüğü, havası, yaşam tarzı, mitosları duyumsanmakta:
"her akdeniz, kendi iklimini, kök boyasını kalbinin / yalnızca kendi aşkıyla dokur / çünkü santur / çünkü dans ve büyü / çünkü küçük bir kızın topuklarıdır akdeniz" (s.12)
"incir ve zeytin ağaçlarının ülkesinde / deniz minarelerinin ruhunda gizlidir madrit'ten / havalanan / uçuk mavi kanatlı bir yalıçapkını" ( s.13)... "ve dikilirse karşınıza bir gece ansızın pan / ansızın zeus / ölüm / bilin ki her ay bir akdeniz / her aşk bir ay taşır alnında." (s. 13)
"oysa ne umutlarla emzirmiştim göğsünde gülen /  yüzlü çocuk heykelini / hangi denizlerden hangi yıldırımları taşımıştı tanrı /  zeus senin için / yığma tepede karanlık şamdanlara sürmüştün isini / kandillerin"(s.17) 

       Şiirlerdeki ses örüntülerinde dilin kimyası, tadı ve müziği duyuluyor. "sus girer aramıza çünkü. sus, kuduran bir sudur / bunu bir türlü anlatamadım usuma / her yağmur öncesi makedonya'ya giderim /  bu yüzden / bunun'çün saçlarım sırılsıklam ölürüm rüyalarımda""( s.14) İnce bir toplumsal duyarlılık, belli belirsiz çizgilerle dile getirilmekte: "yaşasın çırılçıplak aylarım. saman sarısı / günebakan kuşları boynu hep bükük dursa da / olsun ben yine severim mahir omuzlarını halkın / onlardır çünkü yalnızlığını gideren dağların" (s.15)

       Halim Yazıcı'nın imgeleri içe işleyen, derinlerde bir yerlerde uçurumların ürpertisini duyumsatan imgeler... "kaçarsın gelir ince zaman diliminden / dağlara, sislerin gittiği yerlere / ölü akrepler örersin tığ işlemeli denizlerden"(s.16) Sezgilerden beslenen, onlara seslenen, iç sesimizle buluşan şiirler Yazıcı'nın şiirleri. Akdeniz'i yüreğimize taşıyan imgeler, onun şiirinin özünü, atmosferini oluşturuyor. "ay tamamlanmak üzere" başlıklı şiirinde begonyalar, sardunyalar, patikalar, akdeniz... altın saçlı mavilikler... Dolunayın sesi dalgaların üzerine düşüyor. "ne zaman benden habersiz karışırsa / kanı seslerimin sardunyalara / -ah yaralanır akdenizim-" (s.22) Çağrışım zenginliği okurda yeni yansımaları ve yorumları çoğaltıyor. Her okurun evreninde yeniden şekillenen dizelerle yazıyor Halim Yazıcı. Yer yer saydam, ipince, son derece soyut bir dokuya dönüşüyor şiirler: "yaşadığım halde balığın pulunda / kuşkuyla bakar oldum denizin ruhuna"(s.37) "yelkovan sesleri var cebimde / üşüyen taç yaprakları kalbimde" (s. 49) "gözleri derin bir yeşilin yalnızlığı / koyakların buz kokan sesi değil midir? " (s. 51) "derin bir su işareti değiştirdi her şeyleri /  denizleri evlere taşıyan patika gözlerin" (s.55)

       Şairin en çok kullandığı ve en çok birbiriyle buluşturduğu iki sözcük var: Çocuk ve ölüm... Şiirlerdeki naifliğin, masumluğun, düşselliğin ve masalsı öğelerin ana kaynağında "çocuk" izleğinin bulunduğu bir gerçek.  Savaşlardaki çocuk ölümleri dizelerden gözyaşı gibi damlıyor, içleri acıtıyor: "kimse bilmiyor inan / çocuk mermisi diye bir mermi yok! / daha az acısın gözleri / minik boyunları kırılırken su tenleri." (s.16) "öldüm çocuk" ölüm ve çocuk izleğinin  buluşup en çok koyulaştığı şiir : "martının kanadında gece / usulcacık konardı yüreğime   hazin bir kar damlasıydı sesin / ben çocuktum şimdi de çocuk / ölüm öyküleri anlatırdı bana / kanadı kırık zeytin tanesi sığırcık" dizeleriyle kırılmaların içinde dolaştırırken okuru, şöyle devam ediyor: "akşamları adım halim / yaslanır uyurum kucağında hayallerimin" (s. 35) Şair, kendi adına gönderme yaptıktan sonra  bir çocuğun ölümünde kendi ölümünü kuruyor. İmgelerle iyice işlenmiş bir şiir dilinin yarattığı estetik göz dolduruyor: "şiirleri bulutlara yazılı çocukların" türküsünü söylüyor Halim Yazıcı. Genç ölümler, çocuk ölümleri şairin içini kanatıyor sürekli. "gözleri şiirden kız" şiirindeki dizeler  bunun bir başka kanıtını oluşturuyor:  "kanatları ateşten gözleri şiirden kız / adım ölüm benim / büyürüm rahminde alevlerin" (s.45) 68'in şiiri de ölüm ve çocukla buluşuyor: "tutunup kanatlarına aşkın / kül olur uçardık, ölürdük, çocuktuk." (s .26) " hafif silahlı gözleriniz" başlıklı şiirde ütopyaları için ölen genç çocukların görüntüleri var dizelerin arasında belli belirsiz: "gözleri çılgın üç güvercin / gibi gülümserken hayallerimize devrim   koşardınız çiçeklerle / rengarenk çocuklar ölümlere" (s.28) "ölüm ölüm üstüne" şiirinde ölümün sesleri koro halinde yankılanıyor: " hey su sesleri / anılarımı yazsam    saklar mısınız öldüğümü?" (s.30) Şairin, genç yaşta ölen sinema oyuncusu Derya Arbaş'a adadığı şiiri "düş'tünüz" başlığını taşıyor. "Âşıkhava sineması"ndan yaşama düşen ve sonra yitip giden bir görüntü o da.  "sonra her şey" şiiri ölümle ilgili en ürpertici ve en somut gerçekleri anımsatıyor: "önce elleri çürüdü insanların/ sen gittiğinden bu yana   sonra her şey" (s.58) Gece ve ayın donuk ışıkları bu ölümlere eşlik ediyor hüzünlü bir iç sesin yankısıyla. "öldüklerim"de şair şöyle dillendiriyor içindekileri: "gece / mezar taşı aynası     akan / ince su sesi       ay / teneffüste / ilkokul bahçesi    uyku / su simit / badem çiçekleri" (s.85) Şiirdeki imgelerin açılımı, okurun imgelemini farklı boyutlara taşıyor. Şair, genç ölümleriyle dolu geçmiş günlerden süzülüp gelen, günümüzde de  savaş ve  kıyımlarda yok olan  çocuklardan kalan  o  acı tortuyu dizelere aktarıyor. Tortu, hüznün buruk tadına dönüşüyor dizelerde.

       Zamanın akıp gitmesi, yaşananların insanın içinde kalması, gelip geçici yaşamlar... çocukluğun savrulup gitmesi rüzgarda... masumiyetin yitirilmesi... Elde kalanlarsa bir avuç kum ve hüzün... "saatleri geri alma zamanını sordum akan ırmağa / ne varsa hayatımdan geri kalan gri kuşlara / kumdan kaleler armağan eden dünya hallerime    aynaya dönüyorum aynada su yüzlü çocukluğuma" (s.19) Zamanı durdurma isteğiyle dolu şair: "sabah suya inmese, ceylandan silinmese kimse / kelimeler, aşk eksilmese, ölüm rüzgar olsa / kuşlar yontu, sen içime kilitlensen"  (s.19) Zamanla oynamaya devam ediyor Halim Yazıcı: "ışıkları sarı gri yelkovan kızını kışkırtan zaman / beyaz yüzlü aydı" (s.41) "yirmi on vapurunda / saçlarını tarayan zaman    bağdaş kurmuş / akıp giden sessiz su sesine  dünyanın kum saatlerini / ters çeviren zaman"  (s.54)

       "Kırılma" imgesi de sık sık yer alıyor bu kitabın şiirlerinde. Kırılmalar, içe evrilen acının damıtık sularını çoğaltıyor. İncecik bir kırılma iç'te; cam kırığı gibi dokundukça sızı veren... "ah ki neyi damıtıyorum demliksiz dediğin kırılmalar / ömründen çığlık, koynunda koştuğun sonsuz / maratonlar    yeni bir aşkı yıkman gerektiği zamanlar / gözlerini orta yerinden kırman." (s. 21) martılı şiir'de ay ışığı ve kırılmalar: "ay / yok    bu / yüzden /  kırılır kalbi / ayrılıkların." Kırılmalar, dize yapısının kırılmasını da  beraberinde getiriyor böylece.

       Çocukluk ve masallar dünyasının içinde yolculuk, sık sık karşılaşılan bir durum Âşıkhava Sineması'nda: " küçük öykülerim var cebimde / kanadı kırk hercaimenekşe    kekik toplarım kır çiçekleriyle / kağıttan helva kar eşliğinde" (s.49)  "evvel zaman içinde / kalbur saman içinde / bir varmış bir aşkmış   tüketirken kendini insan / kuş dönermiş teleğinden   deve tellal ilen / pire berber iken / bir varmış bir aşkmış"  (s.65) Naifliğin  yoğunluğu en çok "kaç flüte" başlıklı şiirin içinde gizlenmiş: "akşamları gözleri kapanan gökyüzüyüm / yıldız olur uçarım üstüne uslu çocukların   kuyudan su çeken dibi delik çıkrık olurum / düşünde bir erguvan ağacının       parasız kalır yağ satarım bal satarım /  ustam ölür düş satarım" (s.24) Okuru masallara taşıyan başka dizeler "kum saati yanarken" içinde yer almakta: "bütün masallarını anlatır mısın bana / dünyanın / cüceler ülkesinde yenilen devleri    gözlüklü tavşanları alice harikalar diyarındaki / en insan yanınla kurar mısın dünyayı" (s.33)

       Halim Yazıcı şiirinde yer alan gerçeküstücü öğelere de değinmek gerekir bence. Yer yer gerçeküstü boyutlara yükselen dizeleri, o noktada us'a tamamen kapanıyor; yalnızca düş ve sezgilere sesleniyor. Bu durum, bir kilitlenme yaşatmıyor okura; tam tersine sezgi diliyle yeni açılımlara yöneltiyor onu. Sözgelimi, "lir tanesi" şiiri gibi:  " elimde pembe iğne / hep bir lir tanesini delerdim   İki katlı ahşap evlerden çırılçıplak tepetaklak / Katolik kaldırımlara atılan güvercinlerdendim   ateşini üfledim durmadan / camların duru nefesinden     gümüştendir kasımpatları bu yüzden" (s.25) Bu şiirde lir tanesi;  inciyi, nar tanesini, lir sesini çağrıştırıyor. Arnavutkaldırımlarının Katolik kaldırımlar olması da ilginç... Başka bir şiirinde " bıraktım ben de yelesini taylarımın soğuk iklimlere / alnından öptüm bütün sularını dünyanın sessizce" (s. 44) dizelerinde de gerçeküstü izler yer alıyor. "yeşil ışık, derin su, eli yoncanın   -uzun ses aralıkları suyun-" (s.47) Birkaç örnek daha: "topuklarından vurulan tay  / çırılçıplak şiiri ölümün"  (s.76) "neyi anlatır ağaç telefon direkleri / duru bir tayın gözleri     elleri kömür kokan bir kadının gözbebekleri / neyi anlatır ağaç telefon direkleri." (s.77)

       Aşk caz'dır bölümünde yer alan "caz sesleri"ndecazın doğaçlama yapısı, içtenliği,  parçaların  bütünlülüğünden gelen olağanüstü  şiiri derinden okuyoruz; hatta dinliyoruz. Cazın yapısına bürünüyor bu bölümde şiirler. Şiirlerin içinde enstrümanların, müziğin ses ve notaları yankılanıyor. "Mavi notalı" şiirler... " kar sesleri" de "caz sesleri" gibi cazın yapısını ve sesini taşıyan bir şiir: "neden uçurumlarla sever / kadınlar severse   karışırken şaraba / klarnetin sesi aşk olur?" (s. 74)
Kitapta yer alan şiirler içinde en ilginç olanlardan biri "med / cezir". Bu şiirde önce yalın, az sözcük kullanılarak oluşturulan bir dize düzeni var; tıpkı suların çekilmesi gibi. Şair, söz kalabalığından kaçınmış, iyice seyreltmiş dizeleri: "dururdu su / yürürdü gün" (s.82) Sonra da suların yükselmesi ve çoğalmasını anlatırcasına çok sözcüklü, yoğun bir dize düzeni geliyor ardından. Şiirin konusu ve anlatılanlar, şirin  biçimini ve dize düzenini de belirliyor. Şair,  kendini çağrışımlara bırakarak, bir esriklik içinde  yazdığı izlenimini de veriyor aynı zamanda. Bu da esin ve us'un birlikteliğinden doğan bir güzellik...  

       Âşıkhava Sineması, şairin kendi sezgi gücünü, okurun sezgileriyle buluşturduğu şiirlerle dolu; iç'teki  labirentlere açılan, etkileyen ve esin veren bir kitap. Okuru da yaratmaya ve yapıtın anlamlarını çoğaltmaya yöneltiyor. Âşıkhava Sineması'nda caz sesleri;  Akdeniz'in tuzu, ölümlerin hüznü, düşlerin güzelliğiyle bütünleşiyor ve bu nitelikler, Halim Yazıcı şiirini farklılığa ve özgünlüğe  taşıyor. 


       (*) Âşıkhava Sineması, geçen yıl birçok ödül aldı: 
       Adnan Yücel Şiir Ödülü  2004
       Uğur Mumcu şiir Ödülü  2004
       Homeros Emek Ödülü  2004
       SES Şiir Ödülü  2004