Skip to: Site menu | Main content

ZÜBEYDE SEVEN TURAN

E-posta:   seventuran@mynet.com

ÖZGEÇMİŞ

 

 1954 Yılında Samsun'da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Samsun'da tamamladı. Ankara Gazi Üni. İkt. Ve İda. Bil. Fak.ni bitirdi.

Anadolu'nun çeşitli yerlerinde Malmüdürü ve Saymanlık Müdürü olarak görev yaptı. 1999 Yılında, İzmir Gaziemir Malmüdürlüğü görevinden emekli oldu.

Yazına şiirle başladı. Dört yetişkin şiir, bir çocuk şiir, sekiz çocuk öykü kitabı olmak üzere, şimdiye değin on üç kitabı yayımlandı.
Bir çocuk şiir dosyası, on sekiz çocuk öykü dosyası basım aşamasındadır. Ekin ırmağı akışını sürdürmekte; şiirleri, öyküleri, tanıtım ve deneme türü ürünleri çeşitli dergilerde yayımlanmaktadır.
Dil Derneği, Türkiye Yazarlar Sendikası, Edebiyatçılar Derneği, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği ve Atatürkçü Düşünce Derneği üyesidir.
Evli, Hasancan ve Ceren'in annesidir.
İzmir'de yaşamaktadır.

YAYINLANMIŞ YAPITLARI


Cemre Düştü Gönlüme   Şiir   1996,  1997, 1998  Sam yayınları
Sevgiyle Gelen               Şiir   1998                     Sam yayınları
Işıktı Gölgem                 Şiir   2004                     K yayınları
Susku                           Şiir   2006                     Lacivert Yay.
Cerence Çocuk şiir  1999,2000,2001,2002,2003, 2004     Etki yayınları           
Canöz              Dörtlü çocuk öykü    2001           Etki yayınları
Gülce              Çocuk öykü          2000, 2002      Tudem
Utku                Çocuk öykü             2003           K yayınları
Aliş                  Çocuk öykü            2003           K yayınları
Çilli Mustafa     Çocuk öykü            2003            K yayınları
Menekşe          Çocuk Öykü           2007          Lacivert Yayınları

 

YAYINLANMAYA HAZIR DOSYALAR

Birce     Çocuk şiir   basım aşamasında
On altı çocuk öykü basım aşamasında

ÖRNEKLER

MERHABA

         Ağrıyan kolunuz için, aksayan bacağınız için midenizden vazgeçtiniz mi hiç? Dahası canınızdan... "Neren acıyorsa canın oradadır," söz köprüsünden geçtiniz mi durduk yerde? Geçerken yandı mı canınız?
Kalan ömrünüzü daha sağalmış yaşayabilmek için sağlıklı yanlarını unutup bedeninizin, kapadınız mı gözlerinizi? Kimi yıllara yükleyip bu kararı, yine de taşıyamaz oldu mu ağırlığını omuzlarınız? Sözü eskitmeden zaman, düştünüz mü yollara? Ve bir sabah alacasında, "hazırım," dedi mi içinizden yükselen titrek ses? Boşuna arandınız mı sözün kaynağını?
Bir dürteniniz vardı oysa içinizde. Varsın sağalsın ağrıyan yeriniz, kırıklarınız onarılsın varsın. Olsun da olan midenize olsun. Canınız orada değil nasılsa!
"Anesteziye dayanır," der araştırmacı. Direngenliğiniz tutar. Çabuk yenilmezsiniz artık! Oysa kuş gibi çırpınır çocuk bilekleriniz. Bir bakışla çoğalır anestezi. Güç sınırını aşar etkisi. Kırılır direnciniz. Ayaklarınızın altından kayar yaşam. Düşleriniz bile gelmez usunuza. Gökler mi kararır, soğuk ameliyat odasının tavanı mı boyanır bilinmez! Nelerden vazgeçtiğini anımsayamamak, Hocanın gizemli ustalığına akmak, ağır ağır büyüyerek bir ırmağa dolanmak boylu boyunca... Ve silmek zamanı, benim olmayan eğreti zamanı silmek belleğimden... Göğe uzatıp ellerimi, dokunmak yıldızlara... Haddini aşması bedenin! Boyundan büyük işlere bulaşması ayaklarımın... İp atlaması, top oynaması, uçurtma uçurması yemyeşil çimenlerin üstünde. Ne ağrı vardır o sırada ne de sızı, ne de kasılması bileğin! Düşle gerçek arasındaki özel ve güzel yolculuk!
Ayılma anının bellek yitimi, yaşama dönmenin şaşkınlığı, yine de tutunamaması canın anlara! Yine de yakalayıp dizeleri takılmak kanatlarına. Pelteleşen dilimde erimesi sözcüklerin! Ey şiirin acıyı yenen gücü! Tutunduğum güçlü dal! Özsuyum, inadım, elimin düzüyle itişim ölümü. Dağdaki keklik ötüşlerim. Martıca süzülüşüm. Süzülüşümdeki görkem... İzmir'in deniz kokusuyum Uludağ yokuşlarında...
"Tavus kuşuna haddini bildiren ayakları" m!
Bak düğünü var Güneş'in. Yarım kalan sevdalara ışıyor üstelik! Gitmesek olmaz, yeniden doğururken beni zaman...

 

ISLAK MAVİ

               Sabahtan beri yağan karın hızı hiç kesilmedi. Tipi bastıracak gibiydi. Yoğun işimin arasında pencereye baktığımda gökyüzünü göremiyordum. Anadolu'nun adı pek bilinmeyen bir ilçesinde görev yapmaktaydım. Orada ilk kez kış ayını görecektim. ilk kışlar beni her yerde bol karla karşılardı. Bu kez de değişmedi.
Günlerden cumaydı. İlçede pazar kurulmuştu. Doğa süt beyaz gelinliğini giyinmişti! İlçeyi olanca görkemiyle saran, başı bulutlara değen dağlar görünmez olmuştu. İşyerime zorlanarak gelebilmiştim. Bu hava koşullarına karşın, birçok köyden köylüler pazara gelmişlerdi. Satılacak ürünlerini satıp, alacaklarını alarak köylerine dönmek için koşuşturuyorlardı. İlçeye inmişken de resmi kurumlardaki işlerini yapmaya çalışıyorlardı.
O gün, belediyenin salonunda köy muhtarlarının da katıldığı bir toplantı vardı.  Kaymakam, belediye başkanı ve daire amirleri toplantıdaydılar. Özellikle cuma günleri işim çok yoğun olduğundan toplantıya katılamamıştım. Olumsuz hava koşullarına karşın oldukça yoğun bir iş günüydü.
Saat 11.00 dolayında odamın kapısı vuruldu. 
-Girin, dedim.
Gelen, kaymakamlığın hizmetlisi Ali Efendi'ydi. Yaptığı işe göre oldukça yaşlı  ve erdemli bir insandı.
Bu ilçedeki görevime yeni başladığım günlerdeydi. Ali Efendi çekingen bir halde odama gelmişti. Sözcükleri özenle seçmeye çalışarak: "Beni bağışla Müdür Hanım kızım! Üstüme vazife değil; ama burada herkes senin hangi gazeteyi okuduğunu merak ediyor. Gazete almasan ve okumasan olmaz mı? İlle de alman gerekliyse ben alıp, el ayak çekilince yani gece, evine getireyim," demişti. Bu konuşmadan sonra Ali Efendi'yle aramızda sözcüklere dökülemeyen bir güven oluşmuştu. Bu kez:
-Müdür Hanım kızım, yaşlı bir kadın kaymakam beyimi bekliyor. Dışarısı çok soğuk, kadın tir tir titriyor. Biraz ısınmak için Tapucuya gitti kovuldu, Nüfusçuya gitti kovuldu. Bilirim bugün işin çok ama odanın bir köşesinde oturabilir mi? dedi.
-Elbette oturabilir Ali Efendi! Hemen gelsin, lütfen!
Ali Efendi yana çekilince, kapının önünde bir adım ileri, bir adım geri adım atan bir kadın belirdi. Seksen yaşlarında gösteriyordu. Hâlâ eski güzelliğinden izler taşıyan kırışmış yüzü ve kamburu çıkmış beliyle bir sanat eserini andırıyordu. Kararsız, ürkek ve mavi bakışlarıyla beni süzüyordu. O koltukta bir bayan görmenin şaşkınlığını gizleyemiyordu. İlçede bayanların hükümet binasına girmesi ayıplanırdı. Sıkça yaşadığım bu duruma alışmıştım. Üstelik halkın çok önemsediği bir makamda bayan görmeyi çok yadırgıyorlardı. Benzeri tepkileri daha önce de almıştım. Giderek halk bu duruma ve bana alışmaya başlamıştı. Artık akşamüstleri iş çıkışlarımda hükümet binasının önüne beni görmek için toplanmıyorlardı. Sıra köylülere gelmişti. Onları da kazanmanın bir yolunu bulmalıydım.
-Gel teyze! Sobanın yanına otur. Belli ki çok üşümüşsün. Bu havada köyden neden indin?
Beline sıkıca doladığı kuşağının arasından buruşmuş bir kâğıt parçası çıkarıp bana uzattı. Kâğıdı aldım. Şehit maaşı alabilmek için düzenlenmiş bir çek'ti. O gün, çekin son ödeme günüydü. Sorumun yanıtını sessizce almıştım. Yaşlı kadını yanımdaki koltuğa oturttum. Genç hizmetliyi çağırdım.
-Mehmet Efendi, önce konuğumuza çay getirir misiniz? İçi ısınsın. Sonra bu çeki belediyeye götürünüz. Toplantı arasında Kaymakam'a ve Kumandan'a benim ilgilendiğimi söyleyerek imzalatınız. Teyzemizi öğleden önce bankaya yetiştirelim, dedim.
Mehmet Efendi, bir bardak çay getirip gitti. Yeniden daldım işime. Arada bir, belli etmemeye çalışarak yaşlı kadına göz atıyordum. O da gözünü kırpmadan beni izliyordu.  Ama benimle göz göze gelmemeye çalışıyordu. Ne düşündüğünün anlaşılmasından korkar gibiydi. Kar yağışı hızlanmıştı. Odada yaşananları görmek ister gibi pencereme yağıyordu. Yaşlı kadın alabildiğine tedirgindi.
İçinden: "Allah'ım, bu da mı gelecekti başıma! Bugüne değin hep kadınlar evde oturmalı, bebelerini büyütmeli ve erine hizmet etmeli, dedim. Ya şimdi? Şimdi ne diyeceğim? Her kapıdan kovuldum. Bir tek bu müdür kız beni odasına kabul etti. Kabul etmekle de kalmadı, her işimi çözmeye uğraşıyor. Adam koştu kâğıdımın peşine. Yok canım, aldıysa aldı, uğraştıysa uğraştı. Aklımı mı değiştireceğim şimdi durduk yerde. O kocamış adam olmasaydı beni odasına alır mıydı acaba? Şu gelenin gidenin çokluğuna ne demeli. Her gelenin işini yapıp yolluyor. Burada oturan erkek olsaydı onlar gibi beni kovar mıydı? Bu nasıl iş Allah'ım, ben nerede yanlış yaptım?" diye düşündüğünü anladığımı sanıyor olmalıydı. Ona baktığımı görünce başını önüne eğiyordu.
Bu arada kalabalık giderek artıyordu. Ne kapım kapandı, ne telefonum sustu. Çalışmaya başladığımda yaşlı kadını bir süre için unutuyordum. Kısacık aralarla da olsa kadınla bakışlarımızla konuşuyorduk. Ona baktığım bir ara, çaya elini bile sürmediğini, ığıl ığıl ağladığını gördüm. Ben de koyvermemek için göz yaşlarımı  kendimi zor tutuyordum. Yaşlı kadının görüntüsü beni garip bir duygusallığa sürüklemişti. Genç yaşta omuzlarıma aldığım ağır sorumluluk ve ciddiyetin ardındaki duygusallığım bütün çıplaklığıyla ortalığa dökülmek üzereydi. Bu korkuyla,  yine ondan yana bakmamaya çalıştım.
Mehmet Efendi saat 12.00'ye yaklaşırken kardan adam gibi geldi.
-Bütün imzaları tamamlattım efendim. Yazı işleri kaleminde mühür de bastım. Buyrun, diyerek, çeki bana uzattı ve odadan çıktı.
Masamdan kalkıp elimdeki çeki vermek için yaşlı kadına doğru yürüdüm. Islak mavi ama bu kez sevecen bakışlarıyla tepeden tırnağa süzdü beni. Bir süre önce yaşadıklarını unutmuş gibiydi. Ona doğru dönerek:
-Her şey tamam teyze! Seni öğle tatilinden önce bankaya yetiştirelim. Kar yolları kapatmadan belki köyüne de dönebilirsin, dedim. Söylediklerime ve akmasına engel olamadığı gözyaşlarına aldırmadan:
-Seni öpebilir miyim kadın kızım? dedi.
-Elbette öpebilirsin, diyerek yaşlı kadına doğru yaklaştım. Sımsıkı sarıldı bana. Çatlak toprağa dönmüş ellerini gezdirdi yüzümde Ben de bıraktım gözyaşlarımı. Beni kendisinden biraz uzaklaştırdı. Islak mavi gözlerini gözlerime dikerek:
-Dinle beni kadın kızım! Köyümde her kapıya, büyükten küçüğe herkese sözüm geçer. Köyüme kadından öğretmen, kadından memur geldiği zaman onlara çok kızardım. 'Ne işi var kadın kısmının erkek işinde; evinde otursa da erine hizmet etse, bebelerini büyütse ya,' derdim. Zamanın birinde hükümete galip geldim. Okulda hiç kız çocuğu yoktu. Jandarma okul çağında çocuğu olan evleri dolaştı. Aileleri çocuklarını okula göndermeleri konusunda uyardı. Jandarmanın ardından ben de dolaştım. Tek kız çocuğunu okula göndertmedim. Şimdi var ya kadın kızım, şimdi var ya seni gördüm aklım değişti, fikrim değişti. Beni benden utandırdın. Şimdi sana söz veriyorum. Köyüme sağ salim varırsam, yeniden kapı kapı dolaşacağım. Bütün kız çocuklarını okula gönderteceğim. Bu yaşında bana ömrümün dersini verdin. Kadının bulunduğu yerde sevginin ve insafın olduğunu gösterdin. Allah seni yetiştiren anadan, babadan razı olsun, dedi. Mehmet Efendi'yle birlikte çıkıp gitti.
Odamda ne kadar süredir suskun oturduğumu ayrımsayamadım. Yaşlı kadının ıslak mavi gözleri odamın dört yanından beni izliyordu. Artık konuşmuyordu. Ama beni öylesine etkilemişti ki, ne söyleyeceğini bakışlarından anlıyordum. Gözyaşlarım istem dışı yanaklarımdan süzülüyordu. 'Kadının bulunduğu yerde sevginin ve insafın olduğunu gösterdin,' tümcesi kulaklarımda çınlıyordu.
Kar etkisini kaybederek, yerini bahara bırakmaya başlamıştı. Kimi ağaçlar erken açan çiçekleriyle her yeri gelin kızlar gibi süslemişlerdi. Tepelerde hâlâ kar vardı. İlçe halkıyla aramızda çok sıcak bir bağ oluşmuştu. Yadırgamak bir yana, beni paylaşamıyorlardı. Duraksadıkları her konuda akıllarına önce ben geliyordum. El ele güzel şeyler yapıyorduk. Onlarla paylaştığım kısacık zamanlar bana bütün yorgunluğumu unutturuyordu. Birlikte çoğalıyorduk. Kadınlar az da olsa hükümet binasına girmeye başlamışlardı. İş çıkışlarımda beni evlerine, bahçelerine çağırmak için yolumu bekliyorlardı. Akşamüstleri badem ağaçlarının altında içilen çayların tadına doyum olmuyordu. Ya onların içimi ısıtan bakışları! Her biri uzun soluklu şiirimin dizeleri gibiydi.
İzleyen yaza doğru, isteğim dışında (sürgün edildim) Karadeniz kıyısında küçük, şirin bir ile atandım. Onca güzelliğin içinde bile o küçük İlçeyi ve oradaki insanları özlüyordum. Dostlarımdan sık sık mektuplar alıyordum. Bıraksalar oraya geri dönebilirdim. İlk gördüğümde dilsiz bir çocuğa benzettiğim bu küçük yerleşim yeri ve insanları bende silinmez izler bırakmıştı. Dahası bir süre, yeni görev yerimdeki güzellikleri görmemi engellemişti
Okullar açılmıştı. Pastırma yazı yaşadığımız günlerden birinde o küçük ilçeden dört kişi ziyaretime geldi. Aralarında ilköğretim müdürü, bir çalışma arkadaşım, bir köy muhtarı ve öğretmen olduğunu bildiğim bir bey vardı. Konuklarımı deniz kıyısındaki çay bahçesine götürdüm. Yeni karşılaşmanın coşkulu, kimi de sıradan konuşmalarından sonra öğretmen konuğum:
-Bana sorar gibi bakıyorsunuz Müdüre Hanım! İzin verirseniz burada bulunma nedenimi açıklamak istiyorum. Karlı bir kış günü, yaşlı bir kadınının odanıza gelişini bilmem anımsar mısınız? Sizin davranışlarınız ve ona yardım edişiniz karşısında kendi yaptıklarından utanışını anımsayın lütfen!  Ayrılırken size bir konu için söz verişini...  İşte bu kadın benim görev yaptığım köyde yaşamaktadır. Köyün bilgesidir. Bütün köy halkı bu bilge kadını sever ve sayar. Yaşlı kadın size verdiği sözünü yerine getirdi. Köyünde yeniden kapı kapı dolaştı.  Okul çağı gelmiş ve geçmiş bütün kız çocuklarının okula gönderilmelerini sağladı. Geçtiğimiz yıl okulumuzda kız öğrenci olarak yalnız benim kızım vardı. Bu yıl, kız öğrencilerimizin sayısı erkek öğrencilerimizin sayısını geçti. Ben size kendi adıma, köyüm adına ve kız öğrencilerim adına teşekkür etmeye geldim, dedi.
Sözü ilköğretim müdürü aldı:
-Biz eğitimciler ilk kez girdiğimiz sınıflarda öğrencilere: 'Büyüyünce ne olacaksınız?' şeklinde alışılmış bir soru sorarız. Bu köy okuluna gittiğimde de aynı soruyu sordum. Bütün kız öğrenciler sorumu, 'Malmüdürü olmak istiyoruz,' diyerek yanıtladılar. Oysa merkez okullarımızdaki öğrencilerimizin bile bu mesleği bildiklerini sanmıyorum. Ben de size kurumum adına teşekkür ederim. Resmi girişimlerle başaramadığımızı başardınız.
Söz elden ele, dilden dile dolaştı. Nutkum tutulmuştu. Bu kez ben dokunamadım çayıma. Iğıl ığıl ağlayamadım ama içime akıttım sevinç gözyaşlarımı. Bilinçsizce okşadım konuklarımın armağan olarak getirdiği küçük çıkınları... Usulca dokundum çıkınlardaki peynire, bamyaya ve pirince...
Bir buçuk saatlik öğle aralarında bile, gidip geldiğim yaylaların kekik kokuları geldi burnuma! Kızılırmak'a yaslanmış çeltik tarlalarını geçirdim gözlerimden. Yan yana sıralanmış sebze ve meyve bahçelerine girdim. Dümdüz ovaya yayılmış narenciye kokuları sardı dört yanımı... Bu güzellikleri kuş bakışı izlediğim evimin önünde buldum ansızın kendimi. Bahçemde bademler çiçek açmıştı. Onlarca çiçekten yayılan bahar kokusuyla doldurdum ciğerlerimi.
Ellerim ellerindeydi. Bir konuklarıma bakıyordum, bir iskeleyi okşamaya başlayan denize. Bakışlarım batan güne takılırken, aklım sayıları erkek öğrencilerin sayılarını geçen kız öğrencilerdeydi. Büyüyünce malmüdürü olurlar mıydı bilemezdim. Ama ben, onları şimdiden Anadolu'mun dört bir yanına göndermeye başlamıştım bile! Her biri zoru başardıkça parıldayan birer kardelen çiçeğiydiler...
Verdiği sözü yerine getiren yaşlı kadının ıslak mavi gözleri denizin tam orta yerindeydi. Aklımdan geçenleri onaylarcasına ve görevini yapmış olmanın huzuruyla gülümsüyordu...

 

BEN

Doğduğunda bayram yapılanlardan değilim ben.
Kız gelmişleyin yas tutulanlardan.
Leydi bebelerden değil,
Toprağa belenenlerden.
Kimi ısıtılmış toprağa...
Arada aferinler alsam da;
Başı okşanmamışlardan.
Çok bayramlar görüp de;
Bayramlık giymemişlerden.
Kimi yüzünü yüreğine gizleyen,
Kimi çekingesiz savaşanlardan.
Güneşle günebakan,
Akşamsefasıyım geceleri...
Kanatlanmış turnayım gökyüzünde,
Sıla  özlemi  yüklü.
Dağlarımın sisli havasında,
Gözlerime ininceye dek  akşamlar,
Özgürlüğünü taşıyanım.
Dokuz köyden kovulup
Erdem uğruna onuncu köy arayanlardan.

Şimdilerde sızlasa da şuram buram
Ben Anadolu kokuyorum
Anadolu kokuyorum buram buram... 

 

  BABA

Kırıkları elimdeydi uçurtmamın
Ondandır mavisini giyinmemişti gökyüzü
Bilmem ki hangi dilden konuşsak Baba
Bir İzmir sabahına sığsa ömrümüz
Yüz görümlülüğü istemese yaşam
Eşelesem onca yılın külünü

Bir değil mi sevgiyi de, nefreti de yaratan
Ortak dili yazdıracak kimbilir!
Ömrü ömre katladık da bunca yıl
İki kere iki dört ediyormuş hâlâ
Hep gitmelere ayarlı zaman
Dokunabilsen yüreğimin çocuk yanına
Yıldızlarca çoğalırdı sevincim

Acının şiirini yazmasam diyorum artık
Sevgileri sularına almasa hüzün
Kanamasa dizeler
Begonvil çoğaldıkça öfkelenir köküne
Kendi toprağına yabanıl, küser batan güne
Açtığı dal kırılıyorken gül'ün
Bilmem ki hangi dilden konuşsak babaca
Güneşe gölge düşmeden Baba!

 

ÇAĞLARDAN ANADOLU

 

Süt tozuyla başladı aptallığım
Suyumu kaynağında kuruttular
Ah! Yüzümün akı ülkem
Solan özgürlüğüme uğramıyor Güneş
Beni kendi emeğimle uyuttular
Köklerim, yüreğimin suları
Demlenen ömürlerin ikindi vaktiyim

Oltadaki yemle aldatılmış bir halkım
Yetim sevincine ortak ettiler beni
Hep yaşamın söküğünde kaldı aklım
Büyüsem, sağaltsam da yaralarımı
Acemi bir terzinin aymazlığına takıldım
Dürüldü dürülecek defterim

 

Yalancı baharlarca sınandım,
Gün görünüp, don tuttular üstüme
Gökyüzüm kırgın ışır toprağına
Bir baş dönmesi ömrüme
Kuruyan dalların umarı ergenliğim
An düşerdi acıların üstüne
Bilgeliğe dönüşen deliliğim

Gölgemde güllere boyandım
Çağ korkular salardı içime
Aşktan, ekmekten ırak
Pasından arınırdı günlerim
Birbirini ötelerdi kuşkular
Doğanın esrikliğine susku dururdu
Çığlığım, sessizliğim, kendim

Günlerden umuttu
Çağlardan Anadolu...

 

                                                        DÜŞAĞAÇ

Yasaklı bir baharım, durduraksız
Çağıldar düşırmağım
Gözyaşı tetikte bulutlarımın
Cemrelere açılmaz kapıları
Bütün zamanları dener yalnızlık
Yatağımdan çekilmez suları
Güneş son demlerinde, eğreti

Işıklı bir mevsim artığıyım
Tutkularım gücünü sınar
Kırık kanatlarımın
Beklemenin sabırsızlığında gül
Zamansız kemirir
En derin yarasını şairin
Bir şiirin yakasındadır iki eli

İklimlere direnen düşağacım
Rüzgâra adadım yapraklarımı
Yarım kalan sevişme kıvamında
Koynumda büyüyen hüzün
Gölgemde dinlenir aşk, sesim
Sesinde kalsın
Kaldıkça dillendir türküleri

Bir tutam kış çiçeğidir ömrüm
Kardelen çoğalırım hep
Kuşkonmaz düşlerine
Zaman çekemez anıların perdesini
Aşka dirim katar
Dilinde eriyen sözcükler
Işıtır yüreğimde sönen feneri

Ateş zamanlarda
Acı öğütür günler
Yersiz yurtsuzdur artık
İki kanat, bir ömür
Kendi dumanında yiter şiir
Yaralıya bakışı eksiltir kimliğini
Çünkü bellidir arının öğretisi...